Kuzu Postu Giymiş Kurtlar Sarmış Her Bir Yanımızı

 

Dünden bu güne tüm zamanlarda insanlık ve İslamiyet münafıklık yapan ikiyüzlü insanlardan çok çekmiştir. Bunlar her durumda ve her koşulda kendi çıkarları uğruna hareket etmişlerdir. Doğruyu konuşmak ve doğrunun yanında durmak onlara her zaman eziyet gibi gelmektedir. Çünkü onların vicdanı sadece ve sadece kendilerine çıkarlıdır. Bunlar tüm zamanlarda karaktersizce davranışlar sergilemişler, kuzu postu giymiş fakat aslı canavar olan kurt gibi, davranmaya ve yaşamaya devam etmektedirler.

Rivayet edilir ki: Bir avcı kuşları kolayca yakalayabilmek için kendini ağaç dalları, otlar ve yapraklarla gizleyip çayırlığa oturdu. Önüne bir tuzak kurup, bir avuç buğday attı. Hiç hareket etmeden beklemeye başladı. Bu sırada karnı iyice acıkmış bir kuş gelip, yakınına kondu. Onu böyle sessiz sedasız oturur görünce sen ne yapıyorsun burada? diye sordu. Avcı ben bu dünyadan elini eteğini çekmiş bir zahidim diye cevap verdi. Hiç kimsenin işine karışmıyor, burada kendi halimde yaşıyorum dedi.
“Kuş, o buğdaylardan biraz yiyebilir miyim?” dedi. “Bilmem ki, bir yetimin emaneti bana. Ama karnın çok acıkmışsa gel ye.” dedi avcı. Kuş, avcının gizli ve kötü niyetlerinden habersiz, onu iyi yürekli ve dünya işlerinden uzaklaşmış bir zahit kimse olarak kabul edip buğdaylara saldırınca, hileci avcının ellerine düştü. Aldatıldığını anladığında ise iş işten geçmiş, tuzakta feryat figan söylenmeye başlamıştı. Avcı ise buna karşılık görünüşe ve söylenen her söze inanırsan sonun böyle olur işte diyordu. Tuzağa yakalandıktan sonra feryadın ne faydası var.

Yüce Allah Ayeti kerimede şöyle tarif eder o ikiyüzlüleri: “Onları (münafıkları) gördüğün zaman bedenleri (görünüşleri) hoşuna gider. Konuştukları zaman sözlerini dinlersin Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her gürültüyü aleyhlerine sanırlar. Onlar (müminlere) düşmandır, onlardan sakının. Allah onları kahretsin. Nasıl da (haktan) çevriliyorlar”(1)

İslam dininde inanç esaslarını kalben tasdik etmediği halde, Müslümanların yanında inanmış gibi görünen kişilere münafık denir. Bir ibadeti gösteriş ve riya için yapan kimselere mürai denildiği gibi, kalbindeki küfrü ve inkâra gizleyip, diliyle inandığını idea eden kimseye de münafık denir. “İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahret gününe inandık” derler.”(2)

Maalesef ki ülkemiz bu günlerde aramıza sızmış, adeta yuvalarımıza, kanımıza kadar girmiş münafık şer odakları ile uğraşmaktadır. Onlar ki yıllarca mümin kisvesi altında yaşamış, kendilerine inanan masum insanların çocuklarını hiç acımadan kendi amaçları için yetiştirmiştir. Ayeti kerimede: “O münafıklar, sizi hoşnut etmek için iyi niyetle edip eyledikleri konusunda, yüzünüze karşı Allah’a yemin ederler. Oysa gerçekten inanmış olsalardı, herkesten önce Allah’ı ve O’nun elçisini hoşnut etmeye çalışmaları gerekirdi.”(3) Buyurmaktadır.

Anne – babalarsa bu iki ayaklı insan müsveddesi şeytanların, gerçek yüzünü görememiş, o münafıkları dine, millete hizmet ediyor, ilim adamı, bilim insanı yetiştiriyor zannederek, çocuklarını korkusuzca onların ellerine teslim etmiştir.

Fakat bu durum zamanla öyle bir hal almıştır ki o yalancılarla aynı yerde bulunan insanların birçoğu onlar gibi olmaya onlar gibi yaşamaya, aynı renge bürünmeye, hani atalarımızın da dediği gibi: “Üzüm üzüme baka baka kararır.” hesabı olmaya başlamıştır. O zavallı acınası insanlıktan çıkmış, aklını kiraya vermiş şahıslar, kendini hak yolun yolcusu, zavallı masum bir zahit gibi gösteren, ama şeytanın ta kendisi olan, safsata münafığın izinden giderek, beyinleri yıkanan, mekanik, hissiz, sorgulamayan birer robota dönüştürülen kimseler olmayı kabul etmişler, kur’anı, sünneti unutarak Allah ve Resulünün yolunu kaybederek, görünmeyen zincirlere bağlanmış zavallılara dönüşmüşlerdir.

İmam Zeynülabidin (as) oğlu İmam Bakır’a (as) “Sakın yalancıyla dost olma; o, serap gibidir; yakını uzak, uzağı yakın gösterir diyerek vasiyette bulunmuştur.

Münafıklar insanlık tarihinin her döneminde fitne ve kötü emelleri için çalışarak, adeta bir bukalemun gibi kendilerini kamufle etmeyi başarmışlardır.

Oysaki onların unuttukları akıl edemedikleri şey, kurdukları tuzakların ve hazırladıkları oyunların kendi ayaklarına dolanabileceğidir. Yüce Allah ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Allah tuzak kuranların (plan yapanların ve planları boşa çıkaranların) en hayırlısıdır.(4)

 

Resûl-u Ekrem’in de başlarında bulunduğu İslam ordusu Müreysî gazasından dönüyordu. Yolda gelirlerken ashab bir kuyunun başında konakladı. Susuzluktan bitap düşen ashap kuyunun başına su alabilmek için koşuştular. Kuyunun başında kırbalarını doldurmak isteyenler arasında bazı ağır sözlerin söylendiği duyuldu.
Bu sözleri söyleyenlerden biri Medine’nin yerlisi olan Sinan, öbürü ise Mekkeli Cehcah idi. Medineli Sinan: Ey Medineliler ne duruyorsunuz bana yardım edin, diye bağırınca Cencah da, Mekkeliler siz de durmayın diyerek muhacirleri kavgaya çağırmıştı. Durum kısa zamanda anlaşıldı ve mesele halledilerek kapatıldı. Fakat hadise anında orada olmayan ve meseleyi sonradan öğrenen münafıklığı ayetle bildirilmiş olan Ubey bin Selul hadisenin kapatılmasını istemiyor, muhacirlere dil uzatarak besle kargayı oysun gözünü gibi sözler sarf ederek bu kişilerin hakkından gelmemiz lazım. Biz onlara her türlü yardımı yaptık, şimdi de semizledikten sonra biz Medinelilere saldırmaya başladılar, gibi sözler söyleyerek durmadan hadiseyi canlı tutmak istiyordu. Münafığın bu sözleri ta Hazreti Ömer’in kulağına kadar gitti. Hazreti Ömer: Ya Resûlullah izin veriniz şu münafığın kellesini keseyim, diyerek kılıcının kabzasını kavramış izin verilmesini bekliyordu. Bu sırada, Huzur-u Saadet’e, İsminin Abdullah olduğunu söyleyen bir genç gelip, Übey bin Selül’ün kafasının kesilme şerefinin kendisine verilmesini istedi. Peygamber Efendi’miz(sav): Peki sen kimsin ki, o şerefin sana nasip olmasını istersin? Dediğinde kendisinin Selul’un oğlu olduğunu ve böyle bir adamın oğlu olarak yaşamaktan utanç duyduğunu söyledi. Gencin bu sözleri orada bulunanların gözlerini yaşarttı. Fakat peygamber efendimiz (sav) gencin babasını öldürmesine izin vermediler. İslam ordusu da Müreysî gazvesinden dönmüş ve Medine topraklarına girmişti. Bir sahabe gelerek, Ya Resûlallah! Abdullah babasının Medine’ye girmesine müsaade etmiyor, dedi. Peygamber Efendimiz (sav) yakındaki kum tepesinin arkasına baktığında gördüğü manzara şu idi: Abdullah babasının bindiği devenin yularından tutmuş, ya bu kelimeyi geri alırsın, Müslümanlara yaptığın hakaretlerden dolayı özür dilersin yahut da seni Medine’ye sokmaz işini şurada bitiririm. Şunu iyi bil ki, şerefli olan Allah’ın Resul’ü ve ashabıdır. Düğerleri ise sen ve senin gibi putperestlerdir,  diye bağırıyordu. Hazreti Peygamber Efendi’miz (sav) Abdullah’ın bu derece imanından dolayı ondan çok memnun oldular ve münafıklığı ayetle sonradan bildirilen Selül’ün de Medine’ye girmesine izin verdiler.

Abdullah İbni Amr İbni’l-Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: “Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir  sıfat bulunmuş olur: “Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verince sözünden döner. Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar.”(5)

Evet, münafık, fitneci, İslam düşmanı kim olursa olsun, hangi yakınlık derecesini taşırsa taşısın, bizlerin tepkisi de Abdullah (ra) gibi olabilmelidir.

Bu münafıkların unuttukları, Yaradan’ın bunlara unutturduğu şeylerden biri de, yüce Allah’ın inanlara hediyesi olan feraset sahibi kişilerin hala bulunduğunu, düşünemeyip akledememeleridir. Elhamdülillah ki toplumumuzda gerçek anlamda zahit olan Allah’ın Salih kullarının, Resulûllah (sav) âşıklarının hala var olduğunu biliyor ve inanıyoruz. Biliyoruz ki onlar, bu ümmetin temsilcileri ve yol göstericileridir. Onlar ki Resulûlullah (sav) gibi yaşamayı kendine şiar edinmiş Kur’an sevdalıları ve Kur’an’ın hizmetkarlarıdır.

Rabbi’miz! O güzel, Salih dostlarını, münafıkların ve şeytanlaşmış insanların şerrinden muhafaza eylesin. Cümlemizi salihlerle dost ve arkadaş eylesin. Bizleri de feraset sahibi olan, aklını kullanabilen, sevdiği kullarının zümresinden kılsın inşallah…

 

1-Münafikun, 63/4

2- Bakara,8

3 Tevbe, 62

4- Enfal Sûresi / 30.Ayet

5- Buhâri, İmân 24, Mezâlim 17, Cizye 17, Müslim, İmân 106

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.