ÖLMEK İSTEMİYORUM

Gördüğüm korkunç rüyanın etkisiyle sıçrayarak uyandım. Güzel, akılda hoş bir iz bırakan, uyandıktan sonra devamını hayal ederek getirdiğim rüyalar görmeyeli epey zaman olmuştu. Aynanın karşısında saçlarımı tararken yine birçok teli avuçlarımda kalmıştı. Küçükken herkesi kendime hayran bırakan sarı, belime kadar uzanan gür saçlarım vardı. Annem her gün sabahları kendi saçından önce benim saçlarımı tarardı şarkılar söyleyerek. Şimdiyse parmakla sayılabilecek kadar seyrelmiş saçlarım, omuzlarıma ancak gelebilecek bir boydaydı.
Arkamdan gelen sesle elimdeki tarak yere düştü. Kalbimin hızlı çarpıntılarını sanki duyuyordum, ya da o etki öyle güçlüydü ki duyduğumu sanıyordum.
Eşim uyanmak üzereydi. Kahvaltıyı hazırlamadığımı görürse neler yapacağını tahmin bile edemeyerek telaşla mutfağa koştum. Hazırladığım çeşitli kahvaltılıklarla sofra iştah açıcı görünüyordu. Yaz günlerinde yaptığım çeşit çeşit reçeller de renkleriyle sofrayı neşelendiriyordu sanki. Evdeki tek neşelendirici şey de buydu belki de…
Bazen evin dışarıdan siyah göründüğünü bile hayal ederdim. Sürekli aynı şeyi düşünmekten öyle de görmeye başlamıştım kendimce.
Yaptığım her yemek, her tatlı bana, ya da evime gelen her misafire son derece leziz gelirdi. Ama eşimin şimdiye kadar kusur bulmadığı hiçbir yemek yapamamıştım. Artık yaptığım şeyler bana da tatsız tuzsuz gibi gelmeye başladı. Verdiğim kilo kayıpları da gözlerimin altında mor halkalar olarak yerini aldı.
Mutfağa girdiğini ayak seslerinden duyduğum an elimdeki tabağın yere düşmesine engel olamadım. Ne zaman yanıma gelse her yerim zangır zangır titremeye başlıyordu. Eli bana doğru uzanırken korkuyla gözlerimi yumdum. Kafamı geriye doğru itmekle yetindi, çoğu zamanın aksine.
“Bir şey yapabildiğin yok, eşyaları bari kırma. Sanki sen kazanıyorsun parayı!”
Susup içime atmakla yetindim. Yerden topladığım cam kırıkları ellerimde küçük kesiklere yol açtı.
Ruhumda açılan derin izlerden sonra böyle şeyler etki etmiyordu artık. Yediğim üç beş lokmayı, beni aşağılamaları eşliğinde sindirmiştim. Ne istediğini bir türlü anlayamıyordum. Her şeyin en iyisini en güzelini yapmaya çalışsam da asla ona beğendiremiyordum. Sanırım o haklıydı. Elinden hiçbir iş gelmeyen biriydim galiba ben. Böyle düşünmekle bile bir yere varamıyordum ki oysa. Neden diğer insanlar beğeniyordu o zaman yaptıklarımı. Fazla kafa yormadım bugün de, diğer günlerde olduğu gibi.
Her türlü hakareti etmesine rağmen yine bütün yemekleri bitirmişti. Evden çıkana kadar benim de ruhum çıkacak gibi hissederdim çoğu zaman. Acaba yine neye kızacak yine ne için beni dövecek diye hop oturur hop kalkardım. Beni dövdüğü bir gün karşı çıkmıştım. Bana vurmaya kalkan elini, öfkemle birlikte öyle sıkı tutmuştum ki kolunu benden kurtaramıyordu bile. Başardığımı sanmıştım. Yüzümde uzun zamandır oluşmayan içten bir gülümseme oluşmuştu. Artık her şey bitti sanmıştım.
Yarım saat sonra saçları kökünden eğri büğrü kesilmiş kızım gözyaşları içinde kucağıma kapanana kadar her şey güzel olacak sanmıştım. Kapıdan görünen yüzünde oluşan tiksinç gülüşü hala hatırımda.
O gün belki beni sözlü bir tehditle korkutmadı ama ne zaman karşı çıksam ona, iki çocuğumun gözyaşları eksilmedi.
Ne zaman gitmeye kalksam, çocuklarıma yaptıkları geri getirtti beni. Onların gözyaşları inmesin diye büküldü boynum. Gücüm belki azalmadı ama çocuklarım için hiç saydım.
İnsanlar suçu bana attı yine de. Onun yaptığı her şeye bir kulp bulundu mesela. Sinirlidir o gün denildi. Huyuna gitseydin adamın denildi. Her şeyi isteyip durmasaydın sen de denildi.
Ama biri de çıkıp, bir kadın asla ağlatılmaz. Hele de kutsal sayılan bir annenin gözyaşları asla, sebebi ne olursa olsun akıtılmaz demedi…
Derdimi kimselere anlatamayışım belki de bu yüzdendi. Beni kendi hemcinslerim bile haklı görmüyordu ki.
Boşansaydın suç sende, diyenler belki de en komiğime gidenlerdi hepsi arasında. Boşanmak bir kadın için çoğu kez ölüm demekken üstelik…
Yahut da iğrenç sıfatlarla anılacak bir kadın olmak demekti.
Boşanmış bir kadın olarak hayatınıza devam edemezdiniz çoğu zaman. Ya ölürdünüz ya da başka bir evlilik için zorlanırdınız. Mahalleden rahat rahat geçemezdiniz mesela. Dul kadının sokakta yalnız başına ne işi vardı derler çünkü. Markete, mağazaya tek başına girseniz aaa bu da nasıl kadınmış böyle derlerdi.
Eski kocanız sizi sokağın ortasında canice öldürse, “adam boşuna mı öldürdü yapmıştır bir şey. Hem tek başına ne arıyormuş o sokakta?” Derlerdi.
Kimse de çıkıp bir insanın hele de bir annenin canı böylesine ucuz mu demezdi.
Ölümü, ölmeyi kim isterdi ki? Evet belki hayatımın hiçbir karesi hatırlanmaya değecek şeylerden değildi. Belki hiçbir zaman özel hissetmedim de hissettirilmedim de. Ama güneşin doğuşunu görmek istiyordum. Bir kedinin heyecanla koşuşunu görmek istiyordum. Kocam evde yokken kahkahalar atan çocuklarımın sesini duymak istiyordum.
Ama ölümü değil…
Evden çıkışını kapının sesinden anlayıp kahvaltı masasına çocuklarımı çağırmaya gittim. Küçük oğlum bir gün çayı sofraya döktüğünden beri onlarla birlikte kahvaltı yapmıyordu. Ama beni de yemem için zorluyordu. Onlarsız yemeğin benim için saman çiğnemekten farksız olduğunu bildiği halde…
Sabahları babalarının öfkesine henüz maruz kalmadıkları için daha neşeli oluyorlardı. Onlar gülüşerek kahvaltılarını ederken ben de onları izledim uzun uzun. Birkaç parça ekmek yemekten daha çok doyuruyordu tebessümleri.
Akşama kadar temizlik yapmaktan çamaşır yıkamaktan farklı olarak sadece çocuklarımla resim yaptım.
Resimlerde çizerek yaşıyorduk istediğimiz mutlu hayatı. O yüzden onlardan daha çok ben istiyordum resim yapmayı.
Belki resimlerde kadınlar ölmezdi. Belki resimlerde hiçbir anne çocuğunu yalnız bırakmazdı.
Dört duvarın içinde her gün birbirinin aynısıyken çocukların okuldan gelip birlikte resim yapmamızı iple çekerdim her gün. Artık birilerine misafirliğe de gitmez olmuştum. Hem beni suçlamalarından bıkmıştım hem de oturduğumdan bir şey anlamayışımdan. Gittiğim yerde gözüm saatten asla ayrılmazdı çünkü.
Saat 14.00: acaba çamaşır makinesi yıkamayı bitirdi mi?
Saat 14.30: evi süpürmüş müydüm?
Saat 15.00: ya akşam yemeğini yetiştiremezsem?
Saat 15.30: ben yokken eve gelir de çocuklara bir şey yaparsa?
Saat 15.31: “Ben kalkayım artık geç oldu.”

Ne ikram edilen şeylerin tadı gelirdi ağzıma ne de insanların konuştuklarından bir şey duyardım. Düşünmekten soyutlanır giderdim ortamdan. Bana bir şey sorduklarında iki kez tekrar etmek zorunda kalırdı herkes. Çünkü ilkinde hiçbir zaman fark etmezdim.  Her an kalkacak gibi koltuğa yarım oturduğumu, sürekli saate baktığımı da komşular söylemişti. Yüzüme değil gerçi, arkamdan artık delirdiğimi konuşurken delil olarak da bunu anlatıyorlardı; tesadüfen duymuştum yanlarından geçerken.
Sonra da kimselere gitmez oldum. Evdeki boş vakitlerimi de daha çok yemek yaparak temizlik yaparak doldurdum. Yine de kocam her zaman evin pisliğinden yakındı. Onun sözlerini de kulak ardı ettim.

Akşam yemeğine onun sevdiği şeyleri hazırladım yine. Elimdeki tavayı masaya tam koyarken bir anda açılan kapı yüzünden korkuyla elimdeki tavayı yere düşürdüm. Etrafa saçılan yemeklerin suyu ayaklarıma kadar gelmişti.
“Ulan ben senin yapacağın işe!”
Bir anda saçlarıma uzandı kocaman elleri. Kalan son birkaç tel de bana veda etmişti sanırım böylece. Elleri arasında çırpınırken, yemeğin suyu ayağımın kaymasına, ardından da kafamı tezgaha çarpmama sebep oldu. Başımın fena halde döndüğünü hissederken şiddetle başımı çarpmaya başladı o tezgaha. Artık acıyı hissetmezken aklımdaki tek şey ölmek istemediğimdi.
Ölmek istemediğim.
Ama olmadı.

Hüdanur Yıldırım

Neü-Hukuk Fakültesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.