Sevilmek Nasıl Bir Duygu Allah’ım?

Eskimiş ahşap evin merdivenlerinden yukarıya doğru çıkmaya başladı. Ona eşlik eden ses tahta merdivenlerden çıkan gıcırdama sesinden başka bir şey değildi. Babadan yadigar kalan bu evde yıllardır yapayalnızdı. 

Son zamanlarda oldukça hırpalanmıştı. Merdivenleri ağır aksak çıkarken omuzlarında sanki dünyanın yükü varmış gibiydi. Boğazında ise çözülmesi müşkil kocaman bir düğüm… 

Odasının kapısını açtı. Tam karşısında boy aynası duruyordu. O kadar zaman olmuştu ki aynaya bakmayalı! Baksa kaç tane kendinden görürdü, bilmiyordu. Tahammülü de yoktu yüzündeki çizgileri izlemeye. Geçen ömrün izlerini zihninden geçirip aynı acıları bir kez daha hatırlayıp içini acıtmaya… Hiçbir şeye karşı tahammülü yoktu, evet.

Odanın sağ tarafında eski, ha kırıldı ha kırılacak olan konsolun üzerine anahtarlarını bıraktı. Kitaplığına doğru uzandı. Tefe’ül çekme niyetindeydi. Kim bilir belki de bir sayfada umudu olacak bir söze denk gelmeyi istiyordu. İçten söylenen bir mısra belki de tüm sıkıntısını alırdı. O sırada gözüne Hilye-i Saadet ilişti. Nefes alıp durulmaya öylesine çok ihtiyacı vardı ki…

“En iyisi abdest almak Agâh Efendi.” deyip lavaboya doğru ilerledi.

Bu gece her zamankinden daha çok Allah ile konuşmaya ihtiyacı vardı. Yükünü bir O alabilirdi. Nitekim tüm dertlerin dermanı O’nda gizliydi. 

“Acaba?” dedi. 

“Acaba O’ndan uzaklaştığım için mi bu kadar sert sınıyor beni?”

Yüzünden ve kollarından su damlayarak tekrardan odasına girdi. Abdest almak bir nebze olsun kötü enerjisini almıştı. Gaz lambasını yakıp odasının ışığını kapattı. Loşluğun içinde kaybetmek istedi kendini. Tümden karanlığa tahammülü yoktu. Belki de kendi karanlığından korkuyordu. Kendinin derinliklerine inmekten çekiniyordu. Ne zaman yüzleşmeye çalışsa kendisiyle o dehlizin içinde kayboluyor, bir türlü kendine varamıyordu. 

İncinmişti nice zamandır. Saymadı kırılmışlıklarını. Verdiği değeri alamamak sarsmıştı ruhunu. Ruhun zarar gördüğü yerde bedenin de bir hükmü kalmamıştı. Ha diri ha ölüydü, ne fark ederdi ki?

Divana geçip camın sürgüsünü yukarıya doğru çekip alttan kilidini geçirdi. Rüzgara teslim etti kendini. 

Kanadından sitem yüklü taşlar dökülen bir kuldu şimdi.

“Sevilmek nasıl bir duygu Allah’ım? 

Bilmiyorum.

Sevip de sevilmemiş bir kulum işte. Kime uzansa elim havada kalıyor. Savruluyorum bir o yana bir bu yana. Rüzgarın çizdiği kadere yenik düşen kurumuş bir yaprak gibi. Ardımdan bırakacağım ne bir evladım ne de dikili taşım var. Gam deryasında sultan bilinmişim. Fikrimi, zikrimi, kalbimi yele vermişim. 

‘Yollar…’ diyorum Allah’ım, yollar neden bu kadar sarpa sarıyor? Kızma neden diye soruşuma! Kızma yüreğimin hadsizliğine! Kimim var ki şu an senden gayrı konuşacağım? Kim meramımı dinler şu saatte? Kim sınırsız cümle kurma hakkı verir bu biçareye?

Kapılar Allah’ım, kapılar kapanıyor bir bir. ‘Tamam, oldu bu sefer.’ diyorum, olmazların içinde buluyorum kendimi. Anladım ki ‘Kûn!’ emrine uymuyor hiçbir hayalim.

Sanma ki güceniyorum sana! Asla! 

Sadece takatim azalıyor günden güne. Tat vermiyor dünya bana. 

Fazlalıkmışım gibi hissediyorum şu kalabalıklar içinde. Sanki herkes esenlikte bir benim gemilerim batmış gibi. Deniz de karşı koyuyor bana. O da geçit vermiyor şu biçare kuluna.

Sahi Allah’ım, sevilmek nasıl bir duygu ki uğramıyor benim diyarıma. Tekrarlanmaz sandığım ne varsa tekrarlanıyor bir bir. Yenilmez bu sefer sandığım kalbim, her defasında yine yeniliyor kendine. 

Ben yolu hiç gözlenmemiş Agâh.

Kalbi hiç onarılmamış bir garip seyyah.

Neyi öğretmek istediğini bir bilsem çözeceğim o düğümü.

Çözemiyorum.

Sükutu katık yaptım nice zamandır. Dilim sussa da zihnim susmuyor. 

Aklımın öne sürdüğünü kalbim kabul etmiyor, kalbimin dediğini aklım reddediyor. Sınırlı bir akılla nasıl başa çıkayım?

Hatrını bildiklerim hatrımı bilmediğinden beridir yalnızlaştım. Kim saydı içimde biriktirdiğim yalnız günlerin sayısını? Kim merak etti ben bile merak etmezken kendimi? 

Azığım yok, yazığım çok. Elde avuçta bir şey yok. Sağlam bir kalbim de yok.

İşte bu gece bu kalbi Sana teslim etmeye geldim. Sen ki yoksula vermeyi Sana borç vermek bildin. ‘Allah’a borç verin!’ dedin. Benim verecek ne malım ne de mülküm var. Tek sermayem bu baba yadigarı eskimiş ev. Sana kendimi veriyorum Allah’ım. Sana kalbimi veriyorum. Tebessümünün kıvrımlarında bu sancıyı dindirmeni umut ediyorum. Billur bir secdenin esenliğinde darlanmış yüreğimi feraha çıkarmanı istiyorum. Teslim ediyorum. Ki teslim aldığını katbekat güzellikle geri verirsin sen. Beni bana ver Allah’ım! Yoksul kalbimi zengin et de ver! Rutubet tutmuş gönlümü onar da bana ver! İçine bir damla aşkını koy da ver!

Her şeyi elinden gitmiş bu kuluna her şeye yetecek senin sevgini ver! Yoruldum sevilmemekten. Yoruldum yitirmekten. 

Sev beni! Bir kerecik sev!

Sahi, bilsem beni sevdiğini gam duyar mıydım dünyalık sevgilerden böyle?  İstenmiyor oluşuma gücenir miydim? 

Bilmem ki yerim var mıdır yanında. Sevdiklerini eklediğin o listede şu garip Agâh da var mıdır, bilmem ki…”

Bilemedi.

Onu bu saatte konuşmaya çağıran Allah’ın onun sesini duymak istediğini bilemedi. Sevgisizlikle sınanmış kalbin ahiretteki mükafatına hazırlandığını bilemedi.

Kimseler sevmezken, kimseler varlığından haberdar değilken varlığına anlam katıp nefesini üfleyeni bilemedi. Sandı ki tüm sevmelerin hemen karşılığı olmalı! Karşılık olmadan da onu seven birinin var olduğunu bilemedi.

Bildi ama hissedemedi. Dünyevi sevgi perde yapmıştı, perdenin gerisindeki hakikati bilemedi.

Şu saatte Arş’ın tüm kapılarının onun içten gelen “Allah’ım!” nidasıyla açıldığını bilemedi. Onun bu konuşmalarına iki meleğin şahitlik ettiğini bilemedi.

Velhasılı sevmeyi gözle görünür isteyen insanoğlu ötelerin ötesini göremedi.

Bir canda can bulamayışına içerlendi, nasipten öteye yol olmadığını fark edemedi. Kalpleri birbirine ısındıran Allah’tı, ona kalbi ısınmayaların kader ajandasında olmadığı için ısınmadığını akledemedi. 

Üzüldü.

Her yaşanan olay değersizlik duygusunu tetikledi. Bu duygu Allah ile arasındaki bağı zedeledi. “Dur!” diyemedi.

Bu dünyanın her arzumuza yetişmeyeceğini algılayamadı. 

“Kendi varlığını hatırlatan organ hastalıklıdır.” demiş eskiler. Var mıdır dişi ağrımadan dişleri olduğunun farkına varan? Kalbinin yerini bilir mi hiç kalbi hızla çarpmayan?

Her yaşanan bir ders bırakır insana. Varlığını hatırlatır bir kez daha. Gönül genişliğinin en çok Allah’a yaraşır olduğunu farkettirir. Sevdiğin kadar sevilmemenin de olacağını, bunun ise kalbinin değerini sıfırlamadığını bildirir. Nâmümkünü mümkün kılanın, kalpleri birbirine ısındıranın yalnız O olduğunu hissettirir.

İmam Rabbâni Hazretleri -Allah ondan razı olsun!- özeti güzel yapıyor.

“Allah sevdiği kulunu rastgele kişiye sevdirmez.”

Emine Aydın

Âziz İstanbul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.