Şirin mi Olalım Yoksa Haklı mı?

İsmet Özel‘in kaleme aldığı güzel bir cümleyle başlayalım söze

Ki kalem demini alsın..

Evet, şirin mi olalım yoksa haklı mı? Soru bu

Mesela bayramlarda büyüklerin ellerinin öpülmesi, hal hatır sormalar bizi şirin yapar.

Hangi koşulda olursa olsun bizi dünyaya getirmiş insanların yanında olmamız şaşmaz bir kuraldır. Kurala uyarsanız şirinsinizdir.

Sizden önce dünyaya gelmiş olmaları onları doğal bir statüye eriştirir. Bu statüye gelen konu özeti kollektif yaş almış nesillerin üstünlüğünü tasdik etmekle göze girmiş olursunuz. Çünkü onlara göre gelecek vaat etmekte ve sistemlerinin bir parçası olacak ”parlak bir nesil” olarak nitelendirilirsiniz.

Her toplumda olmazsa olmaz bir kurallar silsilesi ile adetler ve ananeler üzerine ‘’saygı’’ adı altında insan zihninin yapı taşlarına ince işçilikle ”kabullenilmişlik” işlenmiştir. Kabullenirseniz şirin oluruz.

Hayat önünüze seçmeniz gereken en az iki yol sunar. İradenizi sizden önce yola koyulmuş, aynı yolda daha önce revan olmuşlara yani yine yaş almışlara karar merci olarak bakarsanız sizden iyisi olmayacaktır..

Peki ama aynı zamanda haklı olur musunuz?

Sorumuzu tekrar hatırlayalım. 

”Şirin mi olalım yoksa haklı mı? ”

Amacım zırvalarla dolu kuru gürültüler çıkarıp sistem yıkma hikayeleri anlatmak değil.

En başta haddime değil.

Aile ve millet şuurunun daha verimli  kıvama gelmesinin sancısının sanrısını anlatmak istiyorum.

Her birimiz belli bir ırka, soya, millete, topluma artık adını ne koyarsanız koyun bir resmin birbirine zincirleme bağlı yapboz parçalarıyız.

Ama sağlam zincirleri koparan zayıf halkalar değil midir?

Yapbozun bozulan parçalarına ses çıkarmayanlar var. Resmin bütününü ve kompozisyonunu bozuyorlar. Fakat toplumun büyükleri bu tür yanlışlar işlerine geliyor diye görmezden geliyor ve sıvazlanmanın verdiği hazzı yaşamakla meşguller. İronik olan aşağıda yer alan cümlenin mensubu olan bir millet bunu yapıyor.

Hatamı kusurumu bana söyleyen benim gerçek kardeşimdir’‘  Hz. Ömer

Yazının başında büyüklere saygı duymamızın bizi şirin yaptığından bahsettim. Fakat büyükler yanlış yapsa bile ses çıkarmamak daha makul ve daha olağan görülmeye başlanıldığı yazımızın ana hattını oluşturuyor.

Şimdi biraz konuyu neşterleyelim..

Toplumun genelinde şu algı hakim olmuş durumda; onun bir bildiği var! 

Affınıza sığınarak ”Yok, bir bildiği yok” cümlesini dillendirince ”haklı” bile olsanız ”şirin” asla olamıyorsunuz. Çünkü tarihten ibret almayanlar aynı hataları yaşamak zaruriyetindedir. Nasıl mı?

Mesela Habil ve Kabil hikayesini bir çoğumuz bilir..  Hz. Adem’in oğulları olan bu iki kardeş büyük olan ağabeyi Kabil tarafından sırf arzu ettiği evliliği elde edebilmek için küçük kardeşi Habil’i öldürmüştü..

Başka bir örnek Hz. İbrahim (as) babası tarafından birçok defa kötülüklere maruz kalmış bir evlattır.. Sebebi babasının gittiği yolu reddedip satmış olduğu putları kırmaktır. Lakin onun tavrı Kur’an-ı Kerim ifadesiyle ” Rahmânın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, cahiller onlara laf attığı zaman, ‘selam’ deyip geçen kullardır.” şeklinde olmuştur.  Sadece bir ‘selam’

Hz. Yusuf (as) büyük ağabeylerinin etkisiyle 10 kardeşi tarafından kuyuya atılmıştır. Lakin sebepler dairesinde Yusuf kuyudan çıkmış köle olmuş, birçok çileler çekmiş ve neticede Mısır’a sultan olmuştur. Kölelikten sultanlık makamına yükselmiştir.

Benzer durum son peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)  amcası Ebu Leheb arasında geçmektedir. Amcası tarafından türlü cefalara maruz bırakılmış hatta bir rivayete göre 200 kere kapısına gitmesine rağmen her seferinde yeğenini kin ve nefretle reddetmiştir. Nedeniyse Mekke iç işlerine karıştığı ve ticaretini sekteye uğrattığı içindir. Zira konu bu noktaya gelmeden önce İslam dinine inananları ”deli” olarak görüp küçük görmekte ve inanışlarına aldırmıyorlardı.

Yine İslam’ın ilk yıllarında dayılarını ziyarete giden Peygamberimiz (sav) Taif’te hiç de hoş karşılanmamış ve halk tarafından atalarına ihanet ettiği gerekçesiyle insanlık adına bir utanç vesikası olan kötülükleri Kainatın Efendisine (sav) reva görmüşlerdi. Buna rağmen peygamberimiz sadece Allah’tan hidayet dilemiştir. Ve denilir ki Hanife mezhebinin kurucusu ve ülkemizde en çok mensubu bulunan İmam-ı Azam Ebu Hanife‘nin soyu Taif halkından bir kavme dayanmaktadır.

Osmanlı dönemi padişahlarından II. Murat sert mizacıyla tanınmaktadır. Aynı zamanda İstanbul’un fatihi olacak çocuğun da babasıdır.. Bir gün oğlu Mehmed’in yaramazlıklarından bıkıp Sen ne yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz! diye çıkışması üzerine orada eğitimini veren öğretmeni Akşemseddin şu tarihi cümleyi kuracaktır ”Peder ne der, kader ne der ? ”

Tersi olaylar da mevcuttur. 

Misal yakın tarihimizin tanınmış ünlü şairlerimizden Mehmet Akif Ersoy‘u bilmeyenimiz yoktur. Kendisi İstiklal Marşı’nı kaleme alıp sırtına palto alacak kuruşu yokken para ödülünü nazikçe reddedip ”Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın” sözünü söyletecek kadar şu sıralar hiç rastlanmayan büyük bir onura sahip birisidir. Fakat çocuklarından olan Mehmet Emin Ersoy için pek de öyle söylenemez. Babasının aksine serkeş ve bohem bir yaşantısı olmuştur. Babası Mehmet Akif Ersoy vefat ettiğinde elleri kelepçeli bir şekilde hırsızlıktan suçlanmış bir adam olarak cenazesine gelebilmiştir. Hayatının son dönemlerinde bu konuda aşırılaşan Mehmet Emin Ersoy,  bir gün gazete manşetlerine şöyle çıkacaktır ”Beşiktaş’taki çöp kamyonunun içinde Mehmet Akif’in oğlu ölü bulundu

Türkiye’nin ünlü simalarından ”şovmen” olarak nitelendiren bir kişinin büyük büyük dedesi Şam dolaylarında yaşamış ünlü İslam alimlerinden biridir.

Yine ünlü televizyon sunucularından birisi tefsir alimi Elmalılı Hamdi Yazır‘ın torunudur.

Dünya’nın cilvesi bu olsa gerek

Alimden zalim, zalimden alim doğuyor

Örnekleri çoğaltabilir ve işi ciddiye götürürseniz konuyla alakalı kitap bile çıkarabilirsiniz..

Demem o ki insanın önceden ya da sonradan dünyaya gelmesi, bir takım insanların diğer insanlara ebeveyn veya çocuk, kardeş, yeğen olması bir şey ifade etmiyor. Önemli olan toplumun kategorize ettiği hangi grupta olursak olalım o an doğru olanı yapanın en üstün olduğunu kabul etmekte mesele.. Aynen iş yerinde senden küçük bile olsa üç kuruş için çalıştığın amirlerinin isteklerini yerine getirdiğin gibi.. Dinimiz de bunu emretmiyor mu zaten? ”Üstünlük ancak takva iledir.” Ve şunu unutmamalı; şeytan tarihin gördüğü en yaşlı varlıklarından biridir. Hatta denilir ki yeryüzünde secde etmedik tek bir yer bırakmamış, bilgelikte o kadar ileri gitmiş ki Cebrail (as) gibi meleklerin olduğu meclislerde vaaz verdiğinden bahsedilir.

Şeytanı şeytan yapan nedir bilir misiniz? Kendini her daim üstün görmesidir. ”Ben, benden sonra yaratılanı üstün görmem. Kabul etmiyorum.” demesi onu şeytan yapmıştır. Büyüklerimiz alınmasın. Bende küçüklerimizin büyükleri olarak söylüyorum bunları. Şeytan hastalığına kapıldığımız buz gibi bir gerçek. Hakikat nerden ve kimden gelirse gelsin kabul etmek bizi küçük düşürmez aksine bilge ve büyük yapar. Kişinin yüzündeki kırışık sayıları yerine aklındaki güzel fikirlerin kıvrımlarının baz alınması gerekir. Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır, zaman insanları değil armutları olgunlaştırır. sözlerini sarf eden Peyami Safa büyüğümün bir bildiği vardır diyor, aynı zamanda bir İş Sağlığı Ve Güvenliği Uzmanı olarak yangın ve itfaiyeci arasında tarafsız kalanlarla kavgamızın her daim devam edeceğini belirtmek isterim.

Bizler vazifeli askerler gibiyiz. Parolayı söyleyene yol veririz. Lakin parolayı bilmeyen  kumandanımız dahi olsa önünde dururuz. Bu bir disiplin ahlakıdır. Ve bu ahlak her şartta ve koşulda bulunması gerekmektedir. ‘’Zarara rızasıyla girene acınmaz, ve layık değildir’’ düsturunu da aklımızdan çıkarmadan, insanları illa ikiye ayıracaksak iyi ve kötü diye ayıralım büyük veya küçük diye değil.

Amacım gemiyi batırmak değil gemileri yakmaktır.

Küçüğünüzden, küçüklerime tarihe geçsin diye bir not..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.