Tacirler de Yazar

Son iki yılı hesaba katmazsak şimdiye kadar ki tüm hayatımı bu son iki yılı yazarak geçirebilmek için yaşadığımı düşünüyorum “Elde nen var Hilal?” diye geriye dönüp baktığımda. 22 yıllık bir insan ömrünü iki yıla sığdırabilen, anlatacakları üç beş kelamdan ileri gidemeyen bana da “Yazıklar olsun!” desem yeridir belki de. Kalemin elimden düşmediği bu zaman aralığında kendime ilk rastladığım yerde, otobüste, derste, hocayla anlattığı arasında bağ kurmaya çalışırken, yalnızken, kalabalıkken, yalnızlığım da kalabalık ediyorken, bir kadın çocuğunun elinden tutarken, aynı elle çocuğunun suratına tokat atarken, çocuğun yine  annesinin elinden şefkat beklerken… Her nerede ne yapıyorsam oturtup karşıma kendimi, uyuyorsa “Bırak rüyalar yazmayı!” diye sarsıp gecelere nöbetçilik etsin diye diktim ayağa. Sorguya çektim. Savcılıklara sevk ettim. Hakimler atadım. Duruşma salonlarında; sanık koltuğunda şahsiyetim ve eğik boynum bilhassa eğik boynum kırıldığı yerden kaçıp kurtarsın kendini istedim. Arkamda “Sana mı düştü bu yük? Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..” diye inleyen Necif Fazıl duruyordu. Sırtımı dönük olduğum için ayrı “Sana mı düştü bu yük ..” diye seslendiği için ayrı yerle bir olmak istedim. Tam yanında dizleri birbirine değen Mehmet Akif vardı. Yetimlerin babası, sefaletin içinde Safahat’ı yazan, “Yazdırıldı.” diyen şairler şairi… Nasıl bir savunma yapacağını bilemeyen bense sessizliği konuşturmuştum. Hece hece az gelir demiş paragraf paragraf susmuştum. Ellerime geçirdiğim kelepçeler önce ses tellerime isabet etmişti. Öyle bir çağda nefes alsaydım belki konuşmaya da cesaretim olurdu, savunmaya da. Kalem… Belki onu konuşturmak için de icazetim olurdu. Ahmet Naim Baban’lı , Hoca Ali Rıza’lı,  Süleyman Nazif’li dost meclislerinde parmak uçlarına basarak, ürkütmeden, şakıyan bülbüllere su dağıtır su gibi aziz olurdum.

Olmadı. Zaten zatıma kurduğum mahkemelerden arka güruhtaki üstadların ellerini öperek, onlara ait okuduğum her şiirin ardından ruhlarına birer fatiha üfleyeceğime söz vererek, onların da benim gözlerimdeki gayretten öpmesiyle uğurlandım. Böyle umdum. Hep bunu diledim.

Şu son iki yıl boyunca benimle aynı çabayı güden, benden biraz önde gidip yolu açan, daha da ileride olup yola ışık tutan, elimden tutan, ayna tutan, tuttuğunu koparan, kopardığını solduran, solu duran, solu yok olan şairler, yazanlar, yazarlar, yazdığını sananlar, yazdığını sanarken kendini sınayanlar(benim gibi), editörler, koordinatörler, manipülatörler, provokatörler, aktörler… Vallahi hepsi bu mecrada gırla. Özellikle aktörler. Kelime anlamı: “Olduğundan başka türlü görünen kimse.” Mış gibiciler. Bir söz dolanıyor ya etrafta. “Etimle kemiğimle nefret ettim bu çağdan.” diye. Bizim etimiz ne kemiğimiz ne, budumuz var mı ki?! Acz’i 2017’de tanıyan bir neslin etinden budundan bahsedecek cüssede ve kriterde olduğunu düşünmüyorum. Bu haddimize de değil zaten.

Kafka’yı çok severim. Kafka kafasını ayrı severim. Adamın o zamanlardan -yani takribi 1912’li ve sonraki yıllar olması lazım- nişanlısı Felice’yle beş yüzün üzerinde mektuplaşması kaldı. Milena’sı ayrı. Kalemini değdirdiği yer edebiyat olmuş desem yalan olmaz. Hepsi ölümünden sonra kitaplaşan edebi eserler niteliği kazanmış. Fakat hiç mış gibi yapmadan, derin psikolojik bunalımlar içinde yaşamından duyduğu sancıları anlatan ve bu sancıların onu ölüme sürüklediği yazar. Ölülerin şana, şöhrete ihtiyaçları yoktur. Belki bir nebze huzura kavuşmuştur ruhu bilemeyiz fakat asıl şöhreti, ünü ve değer arzusu peşinde koşmayı gerçek ölüler yani etiyle kemiğiyle ruhuyla ve en çokta fikirleriyle çürümüş insanlar ister. Bu dünya bahçelerinin meyvelerini yiyenler, gölgesinde saklandıkları kale duvarlarının içinde dünyanın tüm savaşlarını satın alırlar. Onlar ölmeden önce edebiyat kapaklarına resimleri basılanlardır. Çok basılır, çok satılır, asil edebiyat severler hariç her kesim tarafından çok alkışlanır ve tüm o şaşalı dönem bir havai fişek gösterisi uzunluğunca son bulur. Ortak özellikleridir: “Yazınsal özelliğe sahip olmayan eser, kapağının güzelliğiyle değerlendirilir.”

Bunları söylerken hep “Erken ölen yazarlardandı.” diye anılmak istediğimi fark ettim. Büyük, dev dağlara tırmanma isteğim hiç kalmadı benim o mahkemelerde yargılanalı. Kendi mağaramda duvarlara karalayıp bişeyler, ölümle çıksın istiyorum gün yüzüne yazdıklarım. Bahtımın kapalı, gözümün açık gideceğini söylersem darılmayın! Bizim gözünün nereye değdiğinin farkında, kelimelerin açmazında sıkıştığını hissetmesi gerektiğini bilen, bir krokiyle çizilen yazının aklına izdüşüm haritasını çıkarabilen okurlara ihtiyacımız var. Çünkü edebiyat tarihine asıl yönü veren okurlardır. Ne okuduklarıdır. Birileri o mağaraların duvarlarında o koca dağları dipten delmeye uğraşıyorsa eğer; o dağları omuzlarımıza yükleyen okurlar olduğu içindir.

Arayın, tarayın! Siz de kolayı seçip gözünüzün değdiği heybetli dağlara sevdalanmayın! Belki aradığınızda bulunmayacak ama bulanlar arayanlardır. Bizi bu mağaramızdan çıkartıp güneşle buluşturun! Attığımız taşların suyunuzu bulandırmasına izin verin! Eski dönem şairleri gibi gözü tok gönlü aç bahtiyarlığa bizi eriştirin! Ne olur!

Tacirler de Yazar” için bir yorum

  • 3 Aralık 2018 tarihinde, saat 13:08
    Permalink

    Dışa vuramadığımız sitemlere tercüman olduğunuz için Allah razı olsun hocam. Kaleminize kuvvet

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.