ÜNZİLE KAÇ KOYUN EDİYOR

Tren raylarından yükselen ses kimileri için hüzün kimileri için huzur getirmiştir her zaman. Trenden inenleri karşılayanların yüzünde derin tebessümler, trene bindirilenlerin arkasından dökülen gözyaşları. Tek başına gelen gidenler de vardır tabi. Kimsesiz oldukları için mi yoksa önemsenmedikleri için mi böyledir, düşünür insan.
Her ne şekilde uğurlanırsa da karşılanırsa da herkesin ortak yaşadığı bir an vardır bu falanca şehrin falanca garında.
Sabahın soğuk, temiz havasıyla beraber her zaman oturduğu banka ilişiverir, akşamın kızıllığı gözlüklerine yansıyana dek. Bu kadar uzun süre orada kalmasına rağmen yerinde rahatça oturmazdı hiç. Her an kalkıp gidecekmişçesine bir tedirginlikle beklerdi orada.
İnsanlar gelip geçmeye başlayana dek ufukları izlerdi hiç hareketsiz. İlk hareketlilikle beraber gelen simitçiden bir simit bir çay alırdı. Simitinin yarısını da her gün oradan geçen, kağıt toplayan ufak bir çocukla paylaşırdı muhakkak. Aynı çocuk akşama doğru tekrar gelirdi yanına, onunla muhabbet etmeye. Sayesinde ne çok şey öğrenmişti, okula tekrar dönmüştü. Aç kaldığı her an içinde bir umudun eksilmeden kalmasının sebebi oydu, ‘Simit Veren Amca’…
Simitinin yarısını verdiği gibi çayının da yarısı kalırdı her zaman bardağında. Eline alıp sıcaklığı hissedene kadar ısınırdı önce. Sonra yavaş yavaş yudumlardı, düşüncelerde dağılıp kalana kadar. Sonra da soğur giderdi çayı…
Öğlene kadar iyice artardı kalabalık. Gelip geçen insanların duygusuz yüzü de üzerdi onu. Hızlı hızlı atılan sert adımlar, birbirine gülümsemekten uzak, belki de gülümsemeyi unutmuş simalar. Eskiden böyle değildi derdi hep kendine ama sebebini de çözemezdi hiç. Bunca soğukluğun arasında ona bir damla mutluluk getiren şey çiçekçi genç bir delikanlı olurdu. Her gün okul çıkışında çiçek satmaya çıkardı, avucuna birkaç kuruş geçsin diye. Gülümsemeyi iş yapanlardandı o, diğerlerinin aksine. Ta gözlerinin içi gülenlerdendi. Hayatındaki her şey yolunda gittiği için değildi üstelik, yaşamayı seviyordu sadece. Büyük şeylerle mutlu olmayı bekleyip hiç mutlu olmadan terk etmek istemiyordu sadece bu dünyayı.
Ondan muhakkak bir demet karanfil alırdı her gün. Akşamın karanlığında trenden inenleri bekleyen herhangi birinin eline tutuşturuluvermek olurdu her çiçeğin sonu. Hiç değişmezdi bu. Gerçek sahibi saramazdı hiç o karanfilleri kollarıyla.
Ama o da almaktan, beklemekten hiç bıkmazdı, hiç bıkmadı.
Her gelen trenle birlikte bekleyenlerin arasına karışır, sonra az önceki heyecanının aksine yavaş adımlarla bankına geri dönerdi. Haline acıyanlar da çok olurdu, hayran kalıp etkilenenler de. Her gün bıkmadan usanmadan takım elbisesini giymiş ellerinde karanfiller, güneş terk edinceye kadar bekleyen yetmişlerinde bir adam..
Hakkında birçok efsane üretilmişti. Birçok dedikodu, birçok abartılmış hikaye. Ne insanlar hikaye üretmekten vazgeçerdi ne de dinleyenler her seferinde başka şeyler duymaktan. Bu küçük yerdeki insanların uğraş kaynağı olmuştu, yıllardır burada olan ama adeta yabancı olan adam.
Bir gün çıkıp gelmişti ansızın, yine bir trenle. Aylarca evden çıktığını gören olmadı hiç. Sonraları ise her gün burada bekler olmuştu. Kimse de konuşmayı, derdinin ne olduğunu sormayı denememişti. Yaşlı adam da alışmıştı konuşmamaya. Sahi dinleyeni O olmadıktan sonra konuşmak neye yarardı?
Yanına iki küçük çocuk gelip de onunla röportaj yapmak istediklerini, ödevleri için gerekli olduğunu söylediğinde öyle çok şaşırmıştı ki adam. Sanki böyle bir şeye hiç imkan vermemişçesine. Hareketlerinin tedirginleşmesine, yüzünün kızarmasına engel olamadı. Takım elbisesiyle aynı renkteki kravatını bir o yana bir bu yana çekiştirdi. Hayatını kendi kabullenmiş miydi ki başkasına anlatabilsin. Onun telaşını kimse görmüyordu ama sanki. Etrafında büyük bir kalabalık birikmişti. Herkes doğru hikayeyi duymak için kaç senelerdir bekliyordu, kaçırırlar mıydı hiç?
Boğazını temizledi önce. Dudaklarından kelimelerin döküleceğinden bile emin değildi. En son ne zaman konuştuğunu hatırlıyor muydu ki?
“Ben. Ben annem babam kim onu bile bilmiyorum. Bu konuda size söyleyebileceğim bir şey yok. Ailem hakkında size verebileceğim ufacık bir bilgi bile yok yani. Çocuk esirgeme kurumunda büyüdüm, kendimi bildim bileli oradaydım yani.
Ailem beni bırakıp mı gitti yoksa öldüler mi hiç sormadım. İki türlü de üzülecektim çünkü, o yüzden gerek duymadım hiçbir zaman. Onlar bana aile olmamıştı ama öğretmenlerimiz her anımda beni çepeçevre sardılar, düştüğümde kaldırdılar, ağladığımda gözyaşlarımı sildiler. Onlara olan hayranlığım yüzünden, biraz daha gözlerine girmek için hep çok çalıştım. Ve öğretmen oldum.”
O anlar aklına gelmişçesine yüzünde derin bir gülümseme oluştu. Birkaç dakikalığına daldı gitti yine. Etrafındaki kalabalık da olabildiğince artmıştı. Ama deminki telaşının esamesi okunmuyordu hareketlerinde, bir rahatlık çökmüştü üstüne. Kocaman bir topluluğun tam ortasında tek başına elinde çiçekleriyle oturuyordu. İkindin güneşinin kızıllığı üstlerine vurmuştu. Herkes pür dikkat onu dinliyordu. Trenden inen yolcular da tanıdıklarının yanına geliyordu yüzlerinde garip bir şaşkınlıkla. Ama kimse tek soru sormuyordu. Sanki bir daha onu konuşurken göremeyeceklerini bilirler gibi.
“Öğretmen oldum ya nasıl mutluydum ama. Yaşadığım şehre çok uzak bir şehrin köyüne tayinim çıktığında üzülmek şöyle dursun, yağmurun altında elimde valizimle dönmüş durmuştum etrafımda. Saatler sürmüştü otobüs yolculuğu. Şimdi tam bilemeyeceğim tabi ama bir güne yakın sürmüştü.
Ayağımı o köye ilk bastığım an tüm umudum neşem biraz sönmedi desem yalan olur. Bomboş bir tarlaydı sanki, alabildiğine uzanan. Etrafta birkaç inek vardı sadece. En azından bir ev görene kadar yürüyeyim demiştim ben de. Dakikalar sonra da nihayet amacıma ulaşmıştım. Herkes garip garip inceliyordu beni, anlaşılan pek misafir alan bir yer değildi. Sora sora muhtarı buldum ben de. Öğretmen olduğumu duyunca kocaman bir kahkaha patlatmıştı. ‘Buralarda kimse okumaz sen boşa gelmişin hoca bey!’ demişti kaba bir şekilde. Laflarını pek dikkate almak istemesem de yavaş yavaş içimdeki tüm umut kırıntıları sönüyordu. Yine de heyecanımı körüklemeye çalışıyordum. Burayı çok güzel bir hale getirebilirim diyordum kendime. İyi insanlar da vardır burada elbette diyordum içimden.
Muhtar homurdana homurdana da olsa beni kalacağım yere götürdü. Bahçe duvarları yıkılmış, evin boyası dökülmüş, bahçe pislikten geçilmez haldeydi. Yıllardır kimsenin kalmadığı çok belliydi. Muhtarın giderken ‘Burada kal da gör bakalım iki güne gidiyor musun gitmiyor musun şehirli hoca!’ dediğini duydum. İşimin çok zor olduğu açıktı. Ama pes etmeyecektim. Bahçedeki pislikleri güç bela aşıp evin içine girmemle çıkmam bir olmuştu. İçerideki ağır küf kokusu dayanılacak gibi değildi. Köyün meydanına indim hemen. Şansıma şehre giden otobüs de kalkmak üzereymiş. Muavine para verip temizlik malzemeleri ve boya almasını rica ettim. Onlar gidip dönene kadar da bahçede ve evde ne kadar pislik, çöp varsa çıkarttım. Sadece bu kadarını yapmam bile çok şey değiştirmişti. Ben bunları yaparken kendimi çok fazla kaptırmışım ki duvarın arkasından birçok kadının beni izlediğini fark etmemiştim. Kafamı kaldırmamla biranda hepsi dağılmıştı. Fazla sorgulamadım, biranda bana alışmalarını beklemek olmazdı zaten. Her şey yavaş yavaş olacaktı. Sağolsun muavinin getirdiği malzemelerle önce evin odalarını boyamaya başladım. İçeride eşya namına bir şey yoktu zaten o yüzden boya yapmam kısa sürdü. Dışarıdan bazı sesler gelmeye başlamıştı bu sırada. Zaten çok yorgun düşmüştüm çıkıp bir bakayım hem de dinlenmiş olurum diye düşündüm. Evin bahçesinde birkaç tane delikanlı vardı. Ellerinde de bir merdiven. İçlerinden bir tanesi ‘Hocam siz içeriyi hallederken biz de dışarıyı boyayalım izin verirsen.’ Deyince yitirdiğim tüm neşem yerine gelmişti. El birliğiyle kısa sürede hallettik bu boya işini. Sabahtan beri o kadar çok şey yapmıştım ki yorgunluktan ayakta duracak halim yoktu. Boya yapmaktan evi temizleyememiş de olsam temizliği yarına bırakarak valizimden çıkardığım battaniyeyi serip üstüne kıvrılıverdim. Boya kokusu ya da ortamın pis oluşu yorgunluğumun önüne geçememişti açıkcası. Hayatımın en iyi uykusu bile olabilirdi. Beni derin uykumdan uyandıran şey kapının çalışı oldu. Tam da uyanamamıştım aslında. Gözlerimi ovuştura ovuştura kapıyı açarken bir yandan da esnememe hakim olamıyordum. Ta ki kapının önündeki kızı görene dek. Yumruk yaptığım elim gözümde, esnerken açılmış ağzım açık şekilde kalakalmıştım.
Neden sonra kızın yerinde kıpırdanmasıyla kendime gelebildim. Yanında küçük bir kız çocuğu daha vardı.
Elindeki türlü türlü kahvaltılıkların olduğu tepsiyi bana uzattı. ‘Anamlar size gönderdi bunu afiyet olsun. Ben siniyi almaya gelirim yine.’ Deyip gitti gitmesine ama ben kapıda öylece kalmıştım hala. Kendimi toplayıp içeri girdiğimde keyfime diyecek yoktu.”
Yaşlı adam o anları tekrar yaşarmışcasına hülyalara dalıp gitmişti. Gülüşünden bu hatıraların onu mutlu ettiği belli oluyordu ama bir yandan da gözyaşları sicim sicim akmaya başlamıştı. Sesinin titreyişi de herkesin gözünü doldurmaya yetmişti bile.
“Güzelce yaptım işte ben o kahvaltıyı ama almaya sadece o güzel gözlü kız gelmedi. Yanında ondan yaşça büyük olduğu belli olan bir erkek de vardı. Sonraları öğrendim abisiymiş. Adam huysuzca benden tepsiyi aldı. Kızın da kolundan çekiştirerek götürmeye başladı. ‘Ben kapıda görmesem yalnız mı gelcektin kız sen bu herifin yanına! Yürü sen ben evde sana napcağımı iyi biliyom!’
Böyle dediğini duyunca araya girmek istedim. O sırada kız kafasını bana çevirip hayır anlamında kafasını sallayınca istemeden de olsa bekledim gitmelerini. Akşama kadar da içim içimi yedi ama ona bir şey oldu mu diye.
Aklım dolu bir şekilde bütün evi temizledim. Cam silmekten toz almaya kadar her şeyi bitirince kendime yiyecek bir şeyler almak için köy meydanına indim. Artık eskisi kadar fazla dikkat çekmiyordum alışmaya başlamışlardı bana. Ama yine de herkes uzak duruyordu benden. Ben bambaşka bir yerde yaşıyordum onlar bambaşka. Kılık kıyafetimizden konuşmamıza kadar her şey farklıydı. Belki de bu yüzden bana pek ısınamıyorlardı.
Yiyecek birkaç şey aldıktan sonra eve dönerken o kızı yine gördüm. Çeşmenin başında elindeki güğümlere su dolduruyordu. Yanına gidip gitmemek arasında kararsız kalmıştım açıkçası. Bir anda kafasını kaldırıverdi, beni görünce gülümsemesi de cabası.
Ben yine öyle kalakalınca o da gitti zaten çok beklemeden. Bir dönebilsem şimdi o günlere…Öyle bekler miydim hiç!
Elimdeki eşyaları eve bırakıp muhtarın evine gittim.
Muhtara işimin düşmesi beni her seferinde rahatsız etse de el mecbur ondan başka bana yardım edecek kimse de yoktu. Eve alınacak en azından birkaç parça eşya için nereden alabileceğimi sormaya gitmiştim. Muhtarla konuşup da mutlu olduğum ilk gündü sanırım. O kız da oradaydı çünkü, kendi kızıymış meğer. Adını da öğrenmiş oldum böylece.
Gönül…
O gün uyuyana kadar pelesenk ettim ismi dilime.
Ne yapsam ne etsem unutamıyordum bir an olsun bana olan bakışlarını…
Ama o günden sonra Gönül’ü birkaç gün hiç görmedim. O süre boyunca ne su doldurmaya gitti ne de bana bir daha uğradı. Okulların açılmasına bir gün kalmıştı. Artık evin bütün eksikliklerini halletmiştim. Bir yatak ve halı vardı sadece odamda. Diğer odayı da halı ve yer yastıklarıyla döşemiştim, küçük de bir televizyon vardı. Mutfağa da önemli olan birkaç parça eşya işte. Bahçe duvarını da köyden birkaç kişiyle beraber örmüştük tekrar. O gün boş olduğum tek gündü o yüzden bahçeye de bir el atmaya karar vermiştim. Pis otları yolmuş, bahçeyi de bellemiştim. Arkamdan gelen sese dönünce kapıya yaslanmış Gönül’ü gördüm. Ona bakınca telaşlanmıştı birden. Yanakları da kızarmıştı.
Hoşgeldin gelsene, deyince çekingence adımladı bana doğru. Ellerinde birkaç fide çiçek vardı.
‘Bunlar da benim hediyem olsun. Bahçeyi temizlediğini görünce getirdim.’ Dedi.
Yanımda biraz daha kalsın istiyordum. O yüzden bana yardım etmesini istedim. Az öncekinden iki misli daha fazla kızardı. İlk başta ne kadar olmaz dese de sonunda ikna edebilmiştim.
Ben toprağa çukuru açınca o da dikkatle çiçeği koydu içine. Öyle odaklanmıştı ki benim ona olan bakışlarımı fark ettiğini hiç sanmıyorum. Başını kaldırınca gördü ancak. Onu daha fazla utandırmamak için ben indirdim bakışlarımı. O da hiçbir şey söylemeden aceleyle çıktı bahçeden. O çiçeğe öyle güzel baktım ki… Gözümden sakındım. Onun emaneti diye. Öylesine bir çiçek değildi o. İki gözümün çiçeğinin, diktiği çiçekti.
Okula da bu güzel duygularla heyecanlı hislerle gitmiştim. Ama bu köy bana her seferinde mutlu olmamayı öğütler cinstendi sanki. Sınıfta sadece birkaç öğrenci vardı. Olsun dedim artacak, her şey güzel olacak.
Dersler bitene kadar çocuklarla fazlasıyla eğlendik. Kâh oyunlar oynadık kâh yavaş yavaş harfleri tanımaya başladık. Sabah donuk bir surat ifadesiyle gelmişti birçoğu, şimdiyse hepsinin yüzünde güller açıyordu.
Eve gitme vakitleri geldiğinde sandalyemi çektim sınıfın ortasına. Her birine sarılıp öyle gönderdim sınıftan. Bana yetimhanede verilen sevgiyi, sıcak yuva hissini onlara vermekten geri durmak istemezdim. Her çocuk benim için çok kıymetliydi. Son öğrenci de çıktığında güneşin kızıllığını görmek için kafamı pencereye çevirdim. Gözüm, görmek istediğinden daha güzelini gördü. Gönül oradaydı. Hemen pencereye koştum, gitmeye kalksa da durdurdum onu. Gözleri dolu doluydu.
‘Ben de okumayı öğretmen olmayı ne kadar çok istemiştim biliyor musun?’ Dedi. Ben annesiz babasız büyüdüğüm için şanssız olduğumu düşünürdüm hep, ama benim sahip olduklarıma sahip olamayanların da olduğunu o gün anlamıştım.
‘Gönül, istemez misin yeniden okula gelmek? Ben yardım ederim sana. Sen mükemmel bir öğretmen olursun. Sahi kaç yaşındaydın, liseye gittin mi?’
İlk başta sormam gerekenleri şimdi sormak beni biraz tedirgin etmişti açıkcası. Elleriyle gözyaşlarını silmeye başladı. O sildikçe yenileri yerini aldı yanağında…
’16 yaşındayım. Liseye gitmek için ne çok uğraştım bilemezsin. Her gün dayak yemekten başka bir işe yaramadı.’
Bir yanda bütün imkanlara rağmen okumak istemeyenler, bir yandan da işte böyle okumak için kendini hiçe sayanlar…
Kelimeler boğazımda düğümlenip kalmıştı sanki ne yapacağımı kestiremiyordum.
‘Bak, istersen seni açıktan okula yazdırırız. Derslerini de ben öğretirim sana. İstemez misin Gönül? Vazgeçme hemen her şeyden.’
Gözlerindeki o parıltı gibi bir parıltı şu yaşımdayım hala görmedim.
‘Ama nasıl olacak ki bizi birlikte görseler yaşatmazlar vallah beni.’
‘Sen bana bir evet de, ben düşüneceğim bir şeyler tamam mı?’
Ne düşüneceğimi, bu işin içinden nasıl çıkacağımı elbetteki bilmiyordum. Ama öyle istekli öyle sevinçliydi ki! Sonu ne olursa olsun, bu kıza yardım etmeliyim dedim kendi kendime.
‘Haberini bekleyecem.’ Deyip arkasını dönüp gidiyordu, biranda dönüp bana hızlıca sarılıp koşarak gitmeye başladı. Beni ne hissedeceğimi şaşırmış bir halde bırakarak.
Sabaha kadar düşünsem de ona nasıl ders çalıştıracağımı bir türlü bulamamıştım. Çaresiz okula gittim.
Okulun kapısında beni bekleyen bir Gönül göreceğimi bilmiyordum tabi, her seferinde olduğu gibi kalakaldım. Her zaman yaptığı gibi kaçıp gitmek yerine bu halime gülümsemekle yetindi.
‘Beni nasıl ders çalıştıracağını buldum.’ Dedi neşeyle. Benim de üstümden büyük bir yük kalktı böylece. Yoksa verdiğim sözü tutamamamın ağırlığı altında ezilip duracaktım.
‘Ben her gün senin okul saatlerinde koyunları otlatmaya buraya gelcem. Sen de tenefis mi tünüfis mi adı neyse işte amaaan o zamanlarda bana öğretcen olur mu?’
Onun hem bu heyecanlı halleri hem de teneffüs demek için bir sürü kelime üretmesi beni güldürmüştü. Sinirlenince bu naif kızın elinin böyle ağırlaşacağını nerden bilebilirdim ki? Koluma hızlıca geçiriverdi elini.
‘Ben sana ne anlatıyom sen napıyon!’
Utanma kızma, kavga gülüş başladı işte bizim hikayemiz.
Her sabah erkenden gelir oldu okula, hatta benden bile önce. Bana kızar dururdu hatta, neden erkenden uyanıvermiyorum diye.
Koyunların arasında kitaplar okuduk, aşağıdaki dereye ayaklarımızı uzatıp matematik çalıştık.
Bulutların neye benzediğini bulmaya çalışırken bir yandan da sosyal bilimler öğrendik.
Okulun bahçesini bir çiçek bahçesine çevirmişti. Tıpkı kendi gibi.
Onu tanıdığımdan beri hiç bu kadar güldüğünü görmemiştim. Birlikte mutluyduk işte var mı ötesi berisi.
Bense tüm hislerimi içime atmıştım. O okulunu bitirip mesleğini güzelce eline alacaktı ve biz öyle kavuşacaktık. Onu derslerinden alıkoyacak aklını bulandıracak tek bir söze bile ihtiyaç yoktu. Sonrasında giderdik belki buralardan, mutlu değildi buralarda…
Her gün erkenden gelen Gönül bir gün gelmemişti. İçim içimi yiyordu ama ne yapacağımı da bilmiyordum. Mutlaka bir şey olmuştu, hiç böyle yapmazdı ki.
Okul çıkışını zor bekledim. Muhtarın evinin önünden geçerken bahçenin içini görmeye çalışsam da bir şey görememiştim. İçimdeki huzursuzlukla eve gittim mecburen. Yine de bir umut vardı içimde, belki hastalanmıştır, belki önemli bir işleri vardır diye. Bu umut kırıntılarına sarılıp uyumaya çalıştım.
Ertesi gün Gönül yine yoktu. Artık ne olacaksa olsun deyip bir bahaneyle muhtarın evine gittim. Muhtar bana zaten hiçbir zaman iyi davranmamıştı ama şimdi olduğu kadar da ters karşılanmamıştım hiç. Daha bahçenin ortasına bile gelemeden Gönül’ün abisi çıktı karşımıza. Ben daha ne olduğunu bile anlamadan yüzüme yumruk atması bir oldu.
‘Ne işin var lan senin hala burda?’
Ben ayağa kalkmaya çalışırken bahçe bir anda kalabalıklaşmaya başlamıştı. Bizi birbirimizden ayırmaya çalışıyorlardı ama o kadar öfkeliydi ki yumruklarının ardı arkası kesilmiyordu. Bana, ona vurma imkanı bile tanımamıştı hiç. Güç bela bizi ayırdıklarında ayakta kalmakta güçlük çekiyordum, başım fena halde dönüyordu. Etrafı ne kadar bulanık görürsem göreyim pencereden ağlayarak bana bakan Gönül’ü, Gönül’ün yüzündeki yara izlerini oldukça net gördüm. Az önceki sarsak adımlarımın aksine bu sefer öfkeli adımlarla abisinin üstüne yürüyen ben oldum. Şimdi onun az önceki hallerini anlayabiliyordum. İnsan öfkelenenince öyle bir güce sahip oluyordu ki!
Birkaç kişi beni ondan zorla ayırıp evime kadar götürdüler. Her yerim kan revan içindeydi, ama Gönül’ün gözündeki morluk, yüzündeki yer yer çizikler beni daha çok sarsmıştı bundan.
Sabaha kadar gözüme uyku girmeden bekledim, düşündüm ne yapacağımı. Onu oradan nasıl kurtaracağımı düşündüm ama mantıklı hiçbir yol yoktu.
Güneşin doğmasına az bir vakit kala camdan bir ses geldi. Temkinli bir şekilde perdeyi araladığımda, ağlamaktan kızarmış gözleriyle Gönül duruyordu karşımda.
Pencereyi açıp demirlere sımsıkı tutunmuş ellerini tuttum.
‘Gönül ne yaptılar sana böyle, nasıl kıydılar?’
Sanki benim bunu sormamı beklermiş gibi daha çok ağlamaya başlamıştı. Gözleri gülen o kızın içi şimdi kan ağlıyordu.
‘O-okuldaki ço-çocuklardan biri sö-söylemiş.’
Hıçkırmaktan ağlamaktan doğru düzgün konuşamıyordu bile. Su getirmeye gideceğimi söyleyince engelledi beni, haklıydı aslında kimse uyanmadan buradan gitmesi gerekti.
‘Beni evlendiriyorlar hepsi bitti işte yine. Ne okul ne öğretmenlik hiçbir şey kalmadı elimde!’
Ben sevgimi kaç yıllığına içime gömüp sırf okulunu bitirmesini beklerken, onların böyle bir şey yapması beni deliye döndürmüştü.
‘Gönül, kabul mu edeceksin bunu! Hani çok istiyordun okumayı? Kabul etme yalvarırım ben sana yardım ederim her zaman. Seni hiç yalnız bırakmam Gönül n’olursun.’
Şimdi ağlayan tek o değildi. Bu kısa zamanda onu öylesine çok benimsemiş, öyle bağlanmıştım ki…Şu kimsesiz olarak geldiğim dünyada kimsesiz olarak kalmak istemiyordum. Onu benden alsınlar istemiyordum!
‘İstemiyorum demedim mi sanıyorsun! Yüzümdeki morluklar ya niye o zaman? O öğretmen mi kurtaracak seni deyip deyip daha çok dövdüler.’
O öğretmen senin için canını vermeye hazır diyemedim. Hala içimde pişmanlığı var. Belki o zaman daha çok inanırdı bana diyorum sürekli, işin içinden çıkamıyorum.
‘Benimle gel Gönül. Başka bir şehre gideriz. Yeni bir hayat kurarız. Sen okuluna gidersin. Bizi kimse bulamaz.’
‘Bunlar anca filmlerde olur. Kendini kandırma…
Ben sana teşekkür etmeye geldim sadece. Bana ben olduğumu öğrettin. Benim de yaşamaya layık biri olduğumu öğrettin. Bu köyde benden daha mutlu bir kız yaşamamıştır şimdiye kadar biliyor musun? Çünkü bu köyde kızlar sadece iş yapar çalışır sonra da en iyi başlık parası verene verilir. Okuycam dersen de sonun işte böyle olur. Ama sen bana sevmeyi öğrettin. Yaşamayı, gülmeyi, mutlu olmayı…Sen bana bir hayat verdin. İnşallah Allah da sana çok güzel bir hayat verir. Seni asla unutmayacam öğretmen!’
Arkasında gözü yaşlı bu adamı bırakarak koşup gitti.
Gecem gündüzüm birbirine karışmıştı. Kafayı yiyecek gibi olmuştum. Bir haftanın sonunda, onsuz yaşamamın zaten ölümden farksız olduğunu anlayınca her şeyi göze alarak muhtarın karşısına çıktım. Muhtarın keyfine diyecek yoktu. Önüne mükellef bir sofra kurdurtmuş yanındakilerle kahkahalar eşliğinde sohbet ediyordu.
Bunca mükemmelliği bozan(!) iki şey vardı. Birincisi bir kenarda oturmuş, ağlamaktan harap olmuş Gönül’ün annesi…
İkincisi ise bir haftadır doğru düzgün hiç uyumamış kırmızı gözleri, değiştirilmediği için iyice kirlenmiş kıyafetleri, birbirine karışmış saçı sakalı ve pansuman yapılmamış yaralarıyla ben…
Beni gören herkes bir bir susmaya başlamıştı. Muhtarınsa keyfi bir anda tuzla buz olmuştu, olsundu!
‘Gönül nerede!’
Avazım çıktığı kadar bağırmam herkesi harekete geçirmişti ama kimseyi kendime yaklaştırmıyordum.
‘Ulan kız illa evlenecekse benimle evlensin! Derdin evden gitmesi değil mi senin haysiyetsiz herif!’
Sadece annesi bana büyük bir heyecanla bakıyordu. Geri kalan herkesin gözünde büyük bir öfke vardı.
‘Doğru konuş hoca benimle! Senin etin ne budun ne de sana kız vereyim ben!’
‘Senin yapmadıklarını yaparım ben ona. Severim, yaşatırım, mutlu ederim. Hayatını yaşar benimle.’
Ben konuşurken ağlıyordum, annesiyse kapıda. Annesinin gözyaşları mutluluktandı bu sefer. Benimkiyse acizliğimden. O an bana ayaklarıma kapanırsan Gönül’ü rahat bırakırım dese hiç gocunmadan yapardım.
Benim sözlerimle bahçedeki herkes kahkaha atmaya başladı.
‘Bunların bana ne faydası var hoca. Gönül’ü tam 500 bin liraya verdim ben. Sevgiymiş mutlulukmuş karın mı doyurur bunlar!’
Bu adamın bırakın baba insan olduğundan şüphe etmeye başlamıştım. Hangi baba kızını sırf para için bir şeye hele de evlilik gibi önemli bir şeye zorlardı ki?
‘Hem Gönül şimdi şehirde. Başka bir yere gidecekler. Senin iş yaş yani. Hem bizim kıza da bakın hele. Sana ne yaptı da böyle kapısında ağlatır hale getirdi.’
Karşımda pis pis gülmesine daha fazla dayanamadım.
‘Doğru konuş lan Gönül hakkında!’
Muhtarın üstüne doğru yürürken genç bir adam beni durdurdu. Kimsenin duyamayacağı bir şekilde kulağıma
‘Abi şimdi bununla vaktini harcarsan Gönül’e asla yetişemezsin. Benim arabam da var otobüsle gitsen zaten akşamı bulur oraya varman. Şu adamı bırak da seni götüreyim he?’ Dedi.
Büyük bir imtihanın tam ortasındaydım sanki. Tam her şey bitti derken bir anda yine her şey güzelleşiyordu sanki.
Son sürat şehre koyulduk. Yol boyunca yine durmaksızın ağladım. İçim adeta parçalanıyordu ve ben bunu tüm uzuvlarımda hissediyordum.
Nihayet şehre geldiğimizde trenin kalkmasına son birkaç dakika kaldığını öğrendik. Arabadan nasıl indim nasıl öyle koştum hiç hatırlamıyorum ama sonunda yetişmiştim.
Camdan gözlerimizin ilk kesiştiği an…İşte ben o an orda ölmeyi isterdim.
Gönül heyecanla ayağa kalktığında yanındaki yeni fark ettiğim kırklı yaşlardaki adam saçından tuttuğu gibi asıldı onu. Yutkunamıyordum bile. Sonra beni fark etti o adam. Sararmış dişlerini göstere göstere güldü uzunca. İğreti bir şekilde az önce acımasızca asıldığı saçlara dokundu. Canımdan can kalmış da sanki, onu da söküp almayı ister gibi. İçeriye girmeye çalışsam da beni almadılar. Zaten hemen sonrasında tren hareketlendi. Gönül cama ellerini vurarak adımı haykırırken nefesim kesilene kadar ardından koştum. Gözlerinden dökülen her yaşı benliğimde hissettim. Adamın ona vurduğu tokat zihnimin en derinlerinde yankılandı. Gözlerimiz kenetlendi birbirine, son kez.
Sonra da bayılmışım zaten. Beni getiren adam arabaya kadar taşımış beni.”
Yaşlı adam bundan sonrasını anlatmadan kalktı gitti. Herkesin gözyaşları sel olmuştu. Yaşlı adamsa her anı tekrar yaşamanın verdiği güçlükle zorla yürüyordu. Arkasındakiler onun bir şeyler mırıldandığını duyunca tekrar eski hallerine döndüler. Adam yol boyunca,
“Yağmuru kim döküyor
Ünzile kaç koyun ediyor
Dayaktan uslanalı
Hiçbir şey sormuyor”
şarkısını mırıldanarak gözden kayboldu. Yapılan röportaj herkesin ilgisini çekmişti. Önce dergilerde sonra da gazete yayınlandı. Artık herkes onun öyküsünü biliyordu. Ancak hayatını anlattıktan sonra evinden bir daha hiç çıkmamıştı. Hiç beklememişti o tren garında.
Bir hafta sonra insanlar artık meraklarına yenik düşerek evine gittiler.
Yaşlı öğretmenin cansız bedeninden başka bir şey olmadı onları karşılayan…
Hayatını herkes öğrenmişti işte, söylediği gibi kimsesiz değildi artık o. Onun acısını dert edinen bir sürü insan vardı artık. Ama o yoktu…
Cenazesi olabilecek en kalabalık şekildeydi. Samimi üzüntüler yaşıyordu insanlar. Akan gözyaşları gerçekti. Mezarlığa giderken tren garından geçtiler, anısına.
Her zaman oturduğu bank çiçeklerle bezenmişti. O tedirgince yarım yamalak oturduğu yere de hayatını anlatan bütün dergileri gazeteleri koymuşlardı…
Tam o sırada trenden inen bir kadın karıştı aralarına.
Ağlayarak “Ali’m nerde söyleyin bana nerde?”diyordu sadece.
İnsanlar bu yaşlı amca hayatında daha neler yaşayabilirdi acaba diye düşünürken, kimse öldükten sonra neler olabileceğini düşünmüyordu tabi.
Fenalaşan kadın yaşlı adamın bankına oturtuldu. Elindeki gazeteyi gösterip “Ali’me götürün beni.” Diyordu sadece.
Oysa sadece bir hafta önce gelseydi oturduğu yerde karşılayacaktı Ali Öğretmen onu…

Hüdanur Yıldırım

Neü-Hukuk Fakültesi

ÜNZİLE KAÇ KOYUN EDİYOR” için 2 yorum

  • 14 Ekim 2019 tarihinde, saat 10:56
    Permalink

    Çok derinden etkiledi beni,ellerine sağlık.

    Yanıtla
    • 15 Ekim 2019 tarihinde, saat 08:17
      Permalink

      Çok teşekkür ederim 🌸

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.