Yolda Düşündüklerim – Aç Tokun Halinden Anlar   

Tok açın halinden anlamaz belki amma aç tokun halinden anlar. Açın daha çok vakti vardır bir şeyleri anlamaya. Düşünmeye meyli çoktur. Tokun vakti hiç yoktur. Başka şeylere vardır. Vardır mesela boş işler müdürlüğüne. Bir sürü şeye vardır da yokluğa yoktur. Tüyleri ürperir sancılara eğilirken. Nankörleşmeye dimdik koşar hâlbuki. Yazı kıymetli yapan kışı da bilemez ki. Gözü olandadır. Olduranı seyretmekte tökezleme şampiyonluğu onun değil mi zaten?

Aç, görmek istemese de hayat gösterir ona gerçekleri, zorlukları. Yılkılık boynuna asılmıştır. Bir çukuru doldurmamak için endişesi vardır. Endişe ise insanı harekete geçirir. Umur da öyle güzel şey aslında! Umurunuzda olan şeylere nasıl da tutunduğunuzu, onları nasıl irdelediğinizi bir düşünün. Elimiz gitmiyorsa meselenin detaylarına umurumuzda değildir neticede. İşte açın endişesi de umuru da hep ayıktır. Ayık tutmayan şey sarhoşluktur. Aç nasıl sarhoş olsun? Gözünü kapayıverse tokadı yiyor, karnı gurulduyor. Fikri dürtüyor eğilse bir çeşmeden su içmeye. Yalıyor bileğinden süzülen su damlacığını. Yokluğu biliyor.

Aça öğretenlerden biri de göz kapaklarının arasına değenlerdir. Sırtını dayadığı duvarda ah’lar çeker, varsayar habire varlıkları, çenesini değil belki ama iç sesini yorar. Varlığın kıymetini hayal ettiği zenginlik düşlerinde bulur. Sonra da gider kendi bayramında çalışır. Tok çıkar meydanlara mayısın ilk gününde. İş olsun diye mi acaba işçiyi alır ağzına? Mercedes’leriyle işçi bayramı kutlamaya giden sendika başkanlarına bir gülümseme yollamayalım mı? Ağzımızı eğerek hem de. Gözümüzü kısarak. Manayı heybesine yükleyip yollarız biz her mayıs başında ve her fırsatta. Ama anlar mı? Yokluğa vakti olsaydı anlardı. Ama bu manalar onun için -yani tok için- yalnızca arada bir hatırlanan simgesel şeylerden öte değil. Bakışlarda mana aramaya korkuyordur belki, diyerek masumane bakmak istemiyorum. Bakmayacağım da. Açın sofrasından alınan her kuruşu boğazına dizecek bakışı aramaya devam ediyorum. Gözümüzden süzülen yaşı değil nasırlı yumruğumuzu göstereceğimiz günler gelecek mi sahi?

Bir dizide görmüştüm. Hatırladım, Çernobil. İşçilere duyulan ihtiyaç üzerine ve tabii bir yığın olaydan sonra bakan kalkıp madencilerin ayağına gidiyor. Mavi bir takım elbise, eli yüzü düzgün bir adam. Hani derler ya janti. O hesap. Kendi hiyerarşisinin en tepesiyle karşılaşıyor işçiler. Desteklerini istiyor. Yalvarıcı bir bakış atıyor. Madencilerin hepsi bir ses bekliyor. Saygı duydukları ve benimsedikleri şeflerinden… Kapkara yüzler arasından bir yığın bembeyaz göz bakanı seyrediyor. Kasketler ve ellerde kömür karaları… Şef tek kelime etmiyor. Ağır ve kararlı adımlarla yürüyor bakana doğru. Yaklaşıyor ve yanındayız dercesine bir tokat atıyor omzuna. Kalkıp inen bir elin yumuşaklığına bakmayın. İşte o nasırlı yumrukların temsili. Ve ardından omza ardı ardına inen tokatlar. Mavi takım elbise karalanıyor git gide. Aydınlatan karanlığa işte böyle hayran olunurdu. Hayran oluyorum. İçlerinden biri vurmadan önce sesimiz oluyor: “İşte şimdi kömür bakanına benzedin.” Siz ne yaparsanız yapın, insanlığımızı kaybetmeyeceğiz duruşu bu.

Tok açın halinden anlamasa da aç tokun halinden anlamıştır artık. Ve yine yükleri açlar almıştır. Az ama çok az zaman sonra göreceği nankörlüğü bile bile, yine de o taşın altına giren eller… Onları öpmeye tiksinenlere rahatlıkla sövebilirsiniz. Umurlarında bile olmayacaktır. Bin yıl sonra da tok açın halinden anlamayacaktır. Ama hep insan olabilen, altında oturduğu ağacın gölgesini okşayabilen kazanacaktır, kazanmıştır. Onlar, onlardan; biz, bizdeniz. Yolumuz açık olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.