Yolda Düşündüklerim – Ceplerden Dökülen Düşünceler

Üç kuruş gelirimiz yokken on kuruşluk zevklerimizin olması da neydi? Sistemin esirliği, iradesizlik, özentilik?.. Bir de hayvan tarafı kuvvetli olanların kendinden daha güçlüyü görünce iyi, normal, zararsız olmaları? Bu iki uç çok vahim geldi bana hep. Birinde kendinin farkında olmamak var. Diğerinde ezmezsen ezilirsin yahut gücün yetmiyorsa sineceksin adiliği…

İnsanın aslını görmek için imkânlar vermek gerekiyordu belki de. O zaman görüyorduk bir yemeğinin parasıyla zar zor geçinenleri umursamayan imkân sahiplerini. Sövüp saydığı düzende kuvvet bulunca sövdüklerine dönüşenleri… Kendini tanıyamamak diğer her şeyi yanlış tanımanın başlangıcı değil miydi? Kendine cahil olanların dopdolu gardıroplarından bana ne. Diplomalarının sayısı, puanı neyime benim? Cepleri şişkin vicdanları kupkuru olanlara amade olmayı kim öğretti bize? Bütün bunların cezasını evine ekmek götürmek için kendinden kısan, çalan, veren; gözlerinde dünyanın derdini taşıyan insanların çektiğini fark etmek ne kadar zormuş. Kafamı kaldırmam, her şeyden sıyrılıp sadece etrafıma bakabilmem ne zormuş. Bilmek, farkında olmak sanki bilmeyenlerin de yükünü omuzlara almak gibi. Onlar adına onların haberi bile olmadan savaşmak, direnmek, yorulmak… Halbuki halden anlayan bir kişi bile hemencecik alıverir o yorgunlukları. Yalnız olmadığını görmenin hafifliği diye bir şey duydunuz mu hiç?

Mesele manaymış. Mesela bir yere gitmek istemek, yalnızca orda olmak istemek midir? Aslında oranın tadını çıkarmak istemektir. Ordayken, orda yapmak istediklerindir sebep. Bir köle gibi götürülsek yine de kabul eder miyiz gitmeyi? İstemezdim. Ayağı yere basmayan cümleleri, ağızdan çıkıvermiş vaatleri, içi dolu olmayan sevgiyi istemediğim gibi. Ruhumda yankılanmayan sesler biriktirmekten yılabilirim. Bu lazım bana, bu mühim.

Büyük seçimlerde ince eleyip sık dokuyorum. Küçük seçimlerde yaptığım ufak tefek hatalar gözüme gözükmüyor. Sonra birike birike önüme bir dağ gibi çıkınca nerde hata yaptığımı bulamıyorum. Anlıyorum ki bir yerde değil birçok yerde düşürmüşüm düşünmeyi ceplerimden. Görmeyi uğurlamışım gözlerimden. Umurumda olmamış. Anlık heyecanların yarınları bir anda silip bizi pışpışlayarak avuttuğunu kim inkâr edebilir? Avutuldukça da önem hiyerarşim kaydı. İhtiyaçlarımı göremez oldum ve arkalara fırlatıverdim. İhtiyacım olmadığı halde zevkle bir sürü şeye koştum. Bir şeylerin farkına varmama da zevklerim sebep oldu. Yok olmaya başladıklarında ihtiyaçlarım göründü. Buğulu bir camı silip arkasını görmek gibi gördüm onları.

Yoklukta da bollukta da zevklerine vakit, bütçe ayırabilen; olduğu gibi yaşayabilen, başkalaşmayan bir azınlığa inanıyorum artık. Huzur mutlaka onları kovalayacak. Onlar kazanacak. Kamera arkasında da olsa, görmediğimiz bir hayatta da olsa onlar kazanacak. Hem de kazanmayı umursamadan.

Anne pasta keseyim mi sana, diyen birinin aynı anda bileklerini kesen komşusundan haberdar olmadığı bir dünya burası. Katranlı gecelerine, pörsümüş gündüzlerine boğuluyor insanların. Hepsine renk katan da insan halbuki. Herkesin insan olduğunu bilmek gerekirken kendi insanlığımdan bihabermişim. Ne diyor Necip Fazıl: “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.” Soruyorum şimdi: Neleri severim ben, neleri sevmem, neleri bilirim, neleri bilmem, heyecanım nerde atıyor, hangi suda yüzüyor rüyalarım, göğüm nerde, gözlerim nelerden bıkmaz, ayaklarım nerde yorulmaz?.. Bir mülakatta en güçlü yanınız nedir, deseler; düşünmeden cevap verebilir miyim?

Kendimize hazır/lıklı değiliz, değiliz. Bilelim. Yollarımız savruk. Belleyelim. Teşhisi olmayan sıkıntı çözülemez. Görmediğin sıkıntıyı da sıkıntı addedemezsin. Ceplerimden dökülen düşünceleri toplayacağım demek ki bir bir. Demek ki seferimin biletini kendi içime keseceğim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.